DÜZENSİZ

Düzensiz Fanzin Blog.. iletişim >> dznsz@yahoo.com

6.30.2006

YAN MASADAKİ İNSANLIK DURUMUNDAN KESİP YAPIŞTIRDIKLARIM….

Makbule meslek bu, kızımı bakkala vereceğim… Bir gün kendi kendime konuşuyorum ‘endüstri ırzımıza geçti ’diye. Neden boşandın sen abi? Yani kumarhaneler kapandı ve avukatlar kravatlarını hep tersten bağlıyor. Çocuklara bir gelecek sağlamak için adliyede karşılaşacağız ve birbirimizden öğrenci belgesi isteyeceğiz. Bence sekreterini yolla, 8 davaya girdim ve neden dok’lardan gelenlerle bir araya gelemiyoruz? Aldı beni tuhaf bir düşünce, bu arada mekanın yeteri kadar hijyenik olduğu, kesin mi?

…. Yan masadaki adam niye buraya bakıyor?......

28 duruşma ve icra takip, üniversiteden sevgili. Yedi sene çıktı, sonra öğretmen hatun ve kızım anası gibi aptal değil. Yaz sonu, kış geliyor, 38 numara ayakkabı giyiyor on bir yaşındaki kız ve yerinden kıpırdamıyor. Dava dosyalarımız, son model nokia telefonu ve adam makine mühendisi. Aman, annem ‘dur ’dedi, tamam anne –dedim, ‘ben kocaman bir eşeğim’. 13 aralık doğum günü ve bilgisayar istiyor, EKG çektireceğine. Aç davanı, aç; 11 yaşında kız ve ben aptalım. İsteme – diyorum, dumur oluyorum. Aycell hatlı, cnbc çocukları, Buffy, Angel ve ekmek teknesi kıvranıyor.. İstanbul’ dan Buca’ ya uzaylıların insan kılığında
prototipi; ama bilgisayarı yok, chat yapamıyor prototip…

Hijyene çok değer veriyorum… uzun merdivenlerin ayağındayım ve hijyen benim için çok önemli. Merdivenleri tırmanmaya başlıyorum, uğursuz bir el tepemden aşağı üç varil plasentayı aynı anda boca ediyor, off… Hijyene çok önem veriyorum ve bu taciz, kemik yüklü bir kamyon kasasında seyahat etmeye benziyor. Adalet mülkün temeli ve hukuk sisteminde idari bozukluklar olabiliyor. Biz placebo’yu yükseltmeye çalışırken uzaylıların insan kılığında prototipleri aramızda geziyor. Tam 52 dava dosyası birikti ve birileri unisex tuvalet talebiyle eylem yapıyor. Mutlu yıllar insanlık ve çocuk psikopatın teki. Kalemi körelmiş bir adam şaşkınca tanrıya yakarıyor. Dava dosyaları üst üste ve söyle bakalım makine mühendisi, nedir termodinamiğin 5. prensibi? Ne, Üsküdar mı?

Sebzelerin yeşil kısımlarındaki Ka vitamini bozuyor bilincimizi, su içerek kafa yapan biriyle tanışıyorum; o da salak. Yere yakın, bir karış boyu var, 14 yaşından beri sürekli beklenti içinde. Anne, prezervatif ne demek? Peki bakirelik? Bir şekilde biliyor, iri kemikli, adet kanaması, chat ve evy lady .Ve her kadın 28 gün de bir yumurtlar, çizmiş bir güzel. Kırk yıllık karıyım- diyor, bunun böyle olduğunu bilmiyorum. Yumurtalık ve sperm. 62 yaşında adam Viagra arıyor. Bakireliği anlat anne- diyor, panikliyor; düşer şurada bayılırım. Kalemi körelmiş adam asfalta yapışıyor, bir düzüne iş makinesi, loder, grayder, beko-loder üzerinden geçiyor. Üst üste, olsun daha erken, ben lise bir de olmuştum. Kanama, nereden olduğu bilinmiyor. Bu nedenle çelişkim büyüyor, çok büyüyor…

…… Yan masadaki adam sürekli ne yazıyor?................

Oysa, ben çocuk olduğumdan beri tanrıya dua ediyorum. Bu kadar hukuk öğrencisini ne yapsın insanlar, duruşmaya davet edilecek 45 tanık, 7 ölümcül günah. Ve tüm cinayetler gün ışığında işleniyor .Annesi ile babası ayrı, bu da kaçtı. Takır takır, on beş gün evli kaldı ve çocuk psikopatın teki. Çarşafı dijital kamera ile çekmiş, Ağrı’nın köyünde olmaz, duhul halinde. 15 gün evli kaldın, çarşaf astılar ve bekaretim gitti- diye ağlıyor; zihniyete bak… öpüşürken de ısırıyormuş, böyle de manyak insan. Libidosu yükselmiş kadın, internet, minternet, çocukta soğukta üşüyor.
Ben ilk defa gördüğümde geometrim bozuldu. Poşette dergiler, kadın oturuyor, sonra biz ona bakıyoruz; sibernetik bir risk bu. Zannettik vajina o siyah bölgede ve devamı var; kesin var. Salak oluyorsun, yıllarca öyle mastürbasyon yapıyorsun. Teknik anlamda bir salaksın. Adaletin malk mülkle ilişkisi de kafanı karıştırmakta. Tabulardan yana değilsin canım. Bizlerde platonik aşklar yaşadık ilkokul 1 de, eli elime değdi, başım döndü. Romantik aşk, yaşayamazsın ama yaşamak istersin. Bu da bir şeydir; basamak yada gelişme. Ötekini zaten yaşayacaksın, Tatlin ve makine sanatı. Bedene karşı ruh, yumurtlamaya karşı sperm. Peki hakim nerede, yada idrar makamı?
Dağ gibi birikmiş 58 dosya, bekliyorum sekreterini mutlaka yolla bana. 6 gıyabi tutuklama, 8 ihzar müzekkereli, adalet mülkün temeli. Ziverbey köşkü ve Damla pastanesi. Ve artık hijyene çok daha önem vermeli boşanma avukatları…

………. Yan masadaki adam deliye benziyor………….

Yok canım bakirelik, direkt cnbc kuşağı ve nesil farkı. Halamın oğlu olayı abartmış, önemli olan bekaret ve unisex, olayı aşmış. Bu da çok çirkin ama yaşanacak her şey. 15 yaşında hamile kalmış, rahim sorunları çıkmış. Kadın vücut gelişimi tam 18 yaşında tamamlar. Çocuğu çektiler erken, sigara ve içkiyi çok sever. Hazır çorba, ketçap ve kola; kafayı böyle tutuyor. Önce anne kalbinde gelişimini tamamla, bilinçli ol. Mahrum kalmak, selülit ve çocuk embesil, salak. Ama önemli olan bir şeyleri zamanında yaşamak; zor, çok zor. Biz salak bir nesiliz. Tüylerim diken diken oluyor ama soğukkanlılığımı korumaya kararlıyım. İnsanlar birbirlerine kendilerini ifade etsinler. Panikledi, salaklaştı; üniversite mezunu solcu adam; terbiyesize bak. Belli bir temel at önce, aile temeli etkiler. Erkek ilk cinsel deneyimini yaşıyor, garip. Sadece garip mi, bunu aids’i var; canım. Aynen, çatır çatır öğretmeli, çizmeli kağıda. Kayıt tekledi, yoruldum, çözümsüz tam 48 dava ve benim annem bir hayalet. Aramıza sızmış uzaylı prototipleri, farz et biz yokuz, rus ruleti ve cebin açık değil mi?

Sürekli icra takip geliyor, yesin içsin, yesin içsin; çocuğa da bir şeyler öğret artık. Karnı tok, sırtı pek; tamam. Ama çocuk hep kan işiyor. Sonuçta dış görünüş önemli, tuvaletini de yapacak, cehalet işte.Hemşire arkadaşım hep göbek bağlarını kesiyor ve gerdek gecesi idrar yollarına girilip, paramparça ediliyor. Doktor alıyor kütleyi, steril ortam, hijyen çok önemli. Söyleniyor ‘böyle bir toplumda yaşıyoruz’ ve adalet mülkün temeli. Aşık olmayan insan sapık sanki ama herkeste olmuyor. Hem insan aşık olduğunu nasıl düzebilir ki? Ama ille de aşk oluyor, bir sürü seçeneğin var, tüm kulvarlardan sarıyorsun. Ama bunlar hamburgerci çocuklar, doğrarken akan kana hiç dikkat etmiyorlar; adli tıptan rapor gerekli. Bu arada sekreterini yollamayı unutma, cebin de açık değil mi? Ne yazık can kurtaranı değildik, birbirimizin ; sadece geçici heves bu. Dok’lardan gelen olmadı ve dava dosyalarının tozu alınmalı. Mülk adaletin eline mi veriyor, çok ayıp taş olursun. Mazallah cinler çarpar seni, çatır çatır . Parçalanacak köpek çok ve çocuk psikopatın teki. Hijyenik ortama hiç girmemiş insan kılığında uzaylı prototipleri…

………… Hey, yan masadaki adam kalkıp, nereye gidiyor?..............

Rafet Arslan

OnstOn - lovers..

Erosun Kayıp İzleri

Bir zaman önce, kurban bayramını kurban edip, ölü şairleri heyecanlandıran bir gece geçmişti; mazide. Nesneleşmeyi aşan, kutsanası bir gece. Günler döndü, coğrafya ayrıldı, topografyası uzak kaldı. Sonra nette sürdü sohbet; tenin tene değişindeki ürpertiden uzakta, tekinsizce.
Gözlerini hiç bağladılar mı?
Hayır.”
Ellerini?
Hayır.
Ya ayaklarını?
- Hayır.
Gece yarısı seni bağlayabilir ve saatlerce buzda beklettiğim bıçağımı vücudunda gezdirebilirim.
Şu an avuçlarım kasıklarımda ama gelemem, sen gel!
Gelemem.
!!!
Ne olacak?
Her gece Bodrum da alkole boyanıp hiçliğin hüzün denizinde ertesi sabah hatırlayamayacağım eylemlere girişeceğim.
Tarih özgürlük bilincindeki ilerlemedir, demişti Hegel.
Zaten o yüzden tarih öncesi çağlarda değil miyiz?
Öyleyiz ama kişinin doğası yoktur, tarihi vardır, demişti Ortega y Gasset. Geceler kutsanmalı kişisel tarihte izler bırakmalı, oysa..
Amnezinin güvenli ikliminde huzur arıyorum. Dün gece düşümde seni gördüm; uykudan uyanıyorsun tüm bedenin kurbağa ile kaplı. Gözlerin hala kapalı, bilmiyorsun. Yarım kalan düşle ilintili, elin uyluklarına gidiyor. Gözlerini açıyorsun, ellerinle penisinin arası 10 kurbağa cesedi ile kaplı.
Leziz cesetler mi?
Bilmiyorum uyanıyorum, apış aram ıslak, heyecanlanıyorum. Sen düş gördün mü?
Uyku ile uyanıklık arası bir ara bölgede, dev bir teras üzerinde bir biçer-döver ağır aksak ilerliyor, bense tanrı gibi yukarıda gözlemciyim. Kamera-gözüm terasın ilerisindeki beyaz güvercin sürüsüne takılıyor. Dondurulmuş gibi oldukları yere sabitlenmişler. Biçer-döver gürültü ile ilerliyor. Kuşlar hala donmuş zamanda beklemekte. Makine ilerliyor, bende yukarıda bir yerlerde “ hadi, uçun” diyorum, uçamıyorlar. Az sonra biçer-döver tuşların üzerinde, hiç kımıldamıyorlar. Kesme üstüne, bindirme çekim. Binanın tepesinden kana bulanmış tek bir kuş tüyü ağır ağır boşlukta dönmekte. Tüy usulca 3. katın balkonundaki sallanan koltukta oturan kızın omzuna ilişiyor. Sarı tek parça gecelikli kızın sutyeni yok, siyah kilodu ise sarı elbisenin üzerinden seçilmekte. Sanki, çok doğal bir gelişme gibi tüyü eline alıp retinasına zoomlayıp inceliyor. Sanki, varoluş sırrı tüyde saklıymış gibi. Tüy parmakları arasından kayıp göbeğinin yakın bir yerine düşüyor. Parmakları istem dişi bir refleks ile kasıklarına kayıyor. Ardından yoğun bir kaşıntı nöbeti. Tüylerdeki kaşıntı kaşındıkça artıyor. Tüylerini çekip bırakıyor, çekiştiriyor, ne fayda. Geceliğini kaldırıyor, tüylerinin yerinde koca büyücek bir örümcek…
Sonra!
Geri dönüş, düşüş. Ayılmak için soğuk kolanın içine iki tatlı kaşığı nescafé klasik boşaltıp dikiyorum. Radyoyu açıyorum “ you and whose army” çalıyor. Toparlanmaya çalışıyorum. Ardından nette seninle sohbetteyim.
Gelmeyeceksin! Ben yine alkole boğulacağım, ertesi sabah unutulacak kabuslara dalacağım. Her şey anlamsızca. Düz beni.
Her şey sadece hiç, her zaman ki gibi. Kişisel tarihin içinde yada yitik ara bölgede. Belki bir gün başka bir rastlantıda. Bye!!
“ Bye!!”
PERŞEMBE
(03.08.2005 – Küçükpark / Bornova)

Gece Üç’te Akla Takılan Alfabetik Kavramlar, Kişiler, Olaylar…

Abaküs
2+2=5
Av
Hükmüne koşan mazoşist
Ay
Deja vu vertigo.
Ballard
Vahşi eros, bilişsel düş.
Bellmer
Ah Unica, kırılgan bebeğim; çevresini yılanlar istila etmiş.
Bilici
Çokça acı çeken kişi.
Bilmek
Boş tabuttan kaçıyor sığırcıklar, biliyorlar gece geliyor.
Bozuk Para
O’nu tamirciye götürdüm, bu tamir olmaz harca gitsin- dedi.
Brazil
Oysa; senin hayatın denmişti.
Breton
Elbet; o da pişman oldu, şerefli bir ölümdü onun ki.
Büyücü
Hep aynı ölümcül oyun, sakınmamak için elinden geleni yapıyorsun.
Chirico
İnsanlar terk ettikçe melankolik şehirler kurdu, düş bakanı.
Cüret
Pimi çekik yürek, parça tesirli.
Çatı
Üstüne hiçbir şey konamayan.
Dada
Kesip yapıştırılan kulak, kanaldan kanala atlayan radyo, başıbozuk dünya yada düzensizlik düzeni.
David Cronenberg
Değişimin yarattığı form, yeni vücut.
Delvaux
Bu tren sonsuza gider sirenler.
Düş
Yaşama sebebi.
Eluard
Kanat çırpan kuş/kalp.
Firari
Bilirim, hep düşten kaçıyorsun.
Gece
Yoldaşı yalnızın.
Gemi
Salınma o kadar, rüzgar kıskanacak.
Hazin
Hazan mevsimini boyayan hüznün izdüşümüdür, sadece.
Işık
Sönerse gece olur.
İtiraf
Gerçek hep geriye döner.
Jan Svankmajer
Rüyaları kameraya alan sihirbaz
Jaws
Biliyorum ısıracaksın ama merakıma engel olamam.
Kalıtsal
Mirasıdır genlerimin bana, kazıdıkça izi çıkan.
Kayıp
Gözümün önünde ama göremiyorum, yitmiş; yitiyorum….
Korku
Tedirgin eden sessizlik, boşluğa karışan pusuda.
Kuş
Kıskandırmak için tabi tüm bu boşlukta salınışın, bilirsin.; domuz gibi bilirsin.
Le Guin
Devrimin gece bekçisi, uzayı çevreleyen.
Leke…
İz kalır; hep bir iz kalır.
Locus Solus
Her düşçünün galaksi rehberi.
Magritte
O kadar düşsün ki, kıskancımdan boğmak isterim seni; kıyamam.
Michaux
Acının kanadı, şüpheci bilgi.
Miro
Kadın, kuş yada kişi.
Molotof Kokteyli
Gece feneri.
Neden
Sonuç doğurdu seni, ensest bir ilişkiden.
Orman
Bir elin nesi var ki?
Özgür
Bahçede bir çocuk koşuyor, baksana.
Pazartesi
Uğursuz başlangıç saati.
Perşembe
Haftanın 4. gününe dair suçlar ve tekinsizlikler.
Portishead
Ruh can çekişiyor, duyuyor musun?
Radiohead
Zamanın ruhu, ruhun okuyucusu.
Sızı
Göğüs kafesinde bitmez ağrı.
Şahika
Üç şişe kırmızı şarap olmalıydı hataların toplamı, en çok sağlaması yaktı.
Terry Gilliam
Delişmen zeka, arzın merkezini arayan çocuk.
Tori
Lütfen bir şarkı daha söyle.
Toyen
Acı, evet çok acı.
Uçuk
Bir hatırasın kedere dair, unutulmuyorsun.
Üçüncü Adam
Guguklu saatlerin patladığı yerde bekleyeceğim seni.
Vertigo
İmkansız, öyle kalacak.
Yalnız
Zararı yek kendine olan.
Zarf
Mektubun örtüsü sıkı kapan, bundan gayrısı müstehcen olan.
Perşembe

Bir Endülüs Köpeği /Un Chien Anadalou

Bana göre Bir Endülüs Köpeği’nin, şiir biçiminde geliştirilmiş ruhsal bir dram olması, toplumsal bir filmin gerektirdiği nitelikleri içermesini de engellemiyor.
Bir Endülüs Köpeği, bir çok açıdan bir temel yapıt: sahneye koyuştaki güven, ışıklandırmadaki ustalık, görsel ve düşünsel çağrışımların yetkinliği, düşlerin sağlam mantığı, bilinçaltıyla usçuluğun hayranlık veren çatışması.
Toplumsal konu açısından ele alındığında Bir Endülüs Köpeği özlü ve yürekli bir film.
Bu arada, az rastlanan bir film türü olduğunu da belirtmeliyim.
Luis Bunuel’i bir tek ve ancak on dakika gördüm. Görüşmemizde Bir Endülüs Köpeği’nin senaryosundan söz etmedik. Bu nedenle size filmi rahatlıkla anlatabileceğim. Elbette yorumum yalnızca beni bağlar. Belki de gerçeğe yaklaşacağım ama kuşkusuz saçma sözler de edeceğim.
Bir Endülüs Köpeği uluyor, peki ölen kim?
Dünyaya salıverilmiş insanların yaptığı tüm canavarlıkları onaylatan gevşekliğimiz, usturayla kesilen bir kadın gözünü perdede görmeye dayanamayınca çetin bir sınava giriyor.dolunayı örten bir buluttan daha mı korkunçtur bu görüntü?
İşte başlangıç böyle: bu başlangıcın bizi kayıtsız bırakmadığını itiraf etmek gerekir. Giriş bölümü, bu filmde alışılagelmişin dışında bir gözle söz konusu olacağına inandırıyor.
Tüm film boyunca da aynı güç sarsıyor bizi.
İlk görüntüden başlayarak, çok çabuk büyümüş ve bisikletle gidonu tutmadan, elleri baldırlarında, orasına burasına kanat gibi önlükler takmış olarak sokaktan geçen bisikletli bir çocuk aracılığıyla, boyun eğdiğimiz dünya ile (bize layıktır bu dünya) aşırı önyargılar, kendini feda edişler ve acınacak olağanüstülükteki pişmanlıklar dünyasıyla çatışmalarımızda alçaklığa dönüşen saflığımızı görebiliriz.
Bunuel, kalleşçe darbe nedir bilmeyen iyi bir silahşördür.
Artık yok olmuş ve yalnızca yatağın çukurunda tozu kalmış bir insanın son süslenişi olan cenaze törenlerine bir darbe.
Aşkı, ırza geçmeyle lekeleyenlere bir darbe.
En örtülü biçimi alıklık olan, kendi kendine acı çektirme zevkine darbe.
Boynumuza geçirdiğimiz aktörenin iplerini biraz çekelim de ucunda neler bulunduğuna bakalım:
Bir mantar, işte hiç değilse ağırlıklı bir gerekçe.
Bir kavun, zavallı kentsoyluluk.
İki keşiş, zavallı İsa.
Tıka basa leş ve pislik dolu kuyruklu iki piyano, zavallı duyarlılık.
Sonunda da, yakın çekimde eşek; zaten bekliyorduk.
Bunuel korkunç bir adam.
Yetişkinlikte ulaşabilecekleri konumu ergenlik çağında öldüren ve denizin anılarımızla pişmanlıklarımızı fırlattığı kıyı boyunca ve ormanda ilkbahardaki durumlarını kuruyana dek arayanlara yazıklar olsun.köpeğe dikkat edin; ısırır.
Görüntüleri tek tek ele alan kuru bir çözümlemeden kaçarak, coşkun şiirine saygı duyulması gereken –iyi bir film için bu zaten olanaksızdır- Bir Endülüs Köpeği’ni yalnızca görmek yada yeniden görmek isteğini vermek umuduyla tüm bunları belirttikten sonra toplumsal sinemaya yönelmek, ilgi çeken bir konuyu, et yiyen bir konuyu, sinemaya vermek demektir.
Jean Vigo
(çeviren: Osman Senemoğlu- Nisan yayınları 1988)

VAHŞET TİYATROSU

Artaud 51 kez elektroşok görmüş ve içinde taşıdığı umudu kaybetmemiş bir insandır.
Çünkü –her ne olursa olsun- Artaud toplumun uyandırılması gerektiğine inanır, belki de inanmaz, ama eğer öyleyse amacı daha da ulvileşir. Çünkü o zaman asla uyanmayacağını bildiği bir toplumu uyandırmak için, az debelenmemiştir.
Tiyatronun İkizi’nde Artaud tiyatro veba ile aynı şeydir der. Veba gibi dehşet verici ve aynı zamanda saflaştırıcıdır. Vebanın vahşetinde bir hayat vardır, çünkü bu canlı, can veren, ölümün ve yaşamın ayırdına vardıran bir ölümdür. Böylesi bir ölüm, bu denli vurucu, bu denli çarpıcı, bu denli büyük bir çırpınış, hayatı uyandıran şeydir. Bu ölüm bir canlanma, bir canlandırmadır. Fışkıran yaşam ölgün kelimelerle donatılmış bir yaşam müsveddesi değildir, gerçek ifrazatın kokusu, görüntüsü ve anlıklığıyla (efifani tabirini kullanmıştır) en ilkel anlamıyla canlıdır. Bu canlılık ancak bir uyarılmayla insana işler, kabuğun altına iner, ve –ihtimal- o en derinde, ete gömülü kalmış küçük, yumuşak, gizli ve dokunulmamış erojen bölgeye dokunabilir. Bu bir hazırlıktır, sonrasında tiyatro durulur ve uyarılmış zihinlere hitap eder. Ancak o raddede yüksek bir ruh hali yaşanabilir. Bu bir ayindir. Bu yeniden doğuştur. Ve ancak bu bir vasatı kendine getirebilir. Eğer bir kendi varsa.
Çünkü vasat öldürücüdür. Çünkü vasat insan ölüdür. Yozlaşma onu çürütmüştür. Tüketim onu emmiştir. Yaşamadığının farkında değildir, kendinde değildir, kendi değildir. Kendi olan şeyler yokmuş gibi davranır, kendi olarak gördüğü şeyler varmış gibi davranır, herkesi kendi gibi sanır.
Sıradan insan, sıradan insan diye bir şey olmadığını bilmez.
Ama insanın içinde bir yaşam vardır, ne de olsa yaşam inatçı bir şeydir, bir öz, bir sır, bir kapsül olarak insanın içinde sürer gider, ve vasatın havasız ülkesinde soluk almanın yolları bulunur. Mesela maske takılır.
İlkel canlandırma geleneğinde de, Doğu’da, Afrika’da, Güney Amerika’da maskeler vardır.
Bu maskelerin ardında birinin olduğu bilinir ama onun önemi yoktur, önemli olan maskenin verdiği doğaüstü güçtür. Çağımızda sahne büyür, antrakt kalkar, maskeler tersyüz olur. Artık maske sıradan insan maskesidir, üzgün surat, gülen surat, çalışkan, namuslu, ağırbaşlı, evcil surat, içindekileri gizler, sadece tepegözü, bıyıklı kadını, yaralı yüzü değil, kemgözü, seri katili, orospuyu, ibneyi, peygamberi de saklar. Eskiden daha yüce bir ruh durumuna yükselten gelenek, artık hemzemin etmeye yarar, ki ayrıksı ruhlar çaktırmadan aramızda sürünebilsin. Canlı kalıp da ne olduğunu saklayamayanalar, ayıklanırlar. Geri kalan hiç kimse yaşamazken, çoğu çoktan cavlağı çekmiş, bir kısmına ölü taklidi yapmaktan inme inmiş iken, bunların alenen yaşamaya hakkı yoktur.
Toplumsal suç budur.
Artaud’un yadsıdığı suçluluk budur. “Bizi rahat bırakın” der. “Rahat bırakılmaya ihtiyacımız var.” Çünkü yoldan çıkmışların yoldan çıkışı toplumu ilgilendirmez. Toplumun toplu günahlarının yanında bunlarınki nedir ki?
İşte bu yüzden, Artaud günaha inanmaz. Ama erotik suça inanır. İnandığı bu erotik suç biraz muamma olarak kalır. Çünkü Artaud’un bunu bu biz gibı gırtlağına kadar cenabete batmış kimselereanlatmaya ya dili ya edebi yetmez. Ama ipuçlarının peşine düşmemize izin verir. Bir defa afyon, tütün, alkol suç değildir, intihar suç değildir, otuzbir de suç değildir, hatta düzüşme isteği de erotik suç değildir. Peki nedir bu erotik suç? Öncelikle bütün psikiyatrislerin işlediği bir suçtur. Bunu etraflıca tetkik etmiş olmalıdır Artaud, çünkü tek bir istisna olabileceğini bile kabul etmez. Melekler ve bakireler de bu suçun çıbanbaşıdır. Çünkü Artaud’un indinde suç olan, sapıklık olan erotik bir zevki feci halde kışkırtırlar, ya da belki yaratırlar, ya da yaratımına alet olurlar. Çünkü teknik olarak bakire olan bir bakirenin, bakirelik imgesiyle uzaktan yakından alakası yoktur. Ve teknik olarak melek diye bir şey yoktur. Bunların pezevenklerinin günlük cirosu hakkında en ufak bir bilgimiz de yoktur. İşte bu yüzden bunlar ne teknik ne de estetik olarak, ne bu dünyada ne de başka bir dünyada toplumun intihar ettiği! Van Gogh’un saflığına erişemezler.
Artaud’un tiksindiği erotik suç bu imgelerin ve nezih maskelerin kaskapalı kapılar ardındaki orjisidir. Psikiyatristin suratından akan sapıklık, yüzündeki soylu ağırbaşlılık, eğitimli, kontrollü ve kendini bilen üstünlük duygusunun nezih maskesi ve o maskenin ardında çağlayan iktidarlılıktır.
Artaud bu nezih insanlarla bu vasat insanlarda hiç bir muhteşemlik görmemenin acısıyla dolu bir adamdır. Onlarda görülmeye değer bir şey yoktur, hiç bir şey. Oysa görülecek acılar vardır, görmemiz gereken ama gözümüzden uzak bazı şeyler olmaktadır. (Bachmann, bir seferinde “Hepimizin isteği görebilen kişiler olmaktır”, der. O da insanoğlunun gerçeği taşıyabilecek güçte olduğuna inananlardandır.) Birileri bir görebilse belki bir kıyamet kopabilir. Çünkü hiç bir şeyi görmeyişimizin bir nedeni vardır. Çünkü veba ve barbarlık geçmişte kalmıştır. Çünkü topluca iyileştirilmişizdir. Çünkü afyonumuz hiç patlamamıştır. Çünkü gözümüz bakirelerde ve meleklerde kalmıştır ve alıklaşmışızdır. Oysa biri karşımızda çırpına çırpına can çekişse, belki de ondan sonra şimdiye kadar olduğumuz gibi olmazdık. İşte Artaud’un umudu budur. Karşımızda çırpına çırpına ölmüş ve yine de bizden daha çok yaşamıştır çünkü en azından umudu ve yaşamı sonuna kadar taşımıştır. Uyanışımızı ve dirilişimizi bizden çok daha fazla planlamıştır. Ve sadece huzur içinde uyumamızı dileyen tanrılarımızdan çok daha fazla şey ummuştur bizden.
İşte biz bunu yadırgamışızdır. Bize rahatsız edici, delice, tekinsiz ve densiz gelen şey budur. Ve Artaud, evet, tüm o densiz lafları etmiştir ve hoşa gitmeyen o sesleri çıkarmıştır, ama adamı osurtana kadar sıkanların payını da teslim etmek lazımdır. Kaldı ki Artaud’un bize fazla ince gelen, ya da sadece fazla gelen estetiği –ki at sineği olmak yerine estetik bir vahşetten medet ummuştur ve önümüze bir Vahşet Tiyatrosu koymuştur Onu da zaten sadece bir kez koyabilmiştir. Bu vahşetin metafizik bir vahşet olduğu söylenir! Belki sürreal bir vahşet olduğunu söyleyenler de olmuştur. Oysa Artaud’un vahşeti rahatsız ediciliktir.
Cocteau “Toplum bizim gibileri ancak sanatta hoşgörür,” der, “ama ben hoşgörülmeyi kabullenemem.”
En azından, toplumun Cocteau’ya yaptığını Artaud’a yapmamış olmasıyla teselli bulabiliriz.
Gözde Genç, 2.5.2006

6.19.2006

Havaya kalkmış piskopos asası

[...] Özgür düşünür değilim ben
Ateistim dedi gece bekçisi
Ha ne diyosun sen dedi Aziz Peder
Ve diğeri öbürünün kulak borusuna doğru
Bağırmaya başladı
Alo alo Aziz Peder duyuyor musunuz beni
ateist
A gibi açıkça ateist
T gibi tümüyle ateist
E gibi endişelendirici ateist
İ gibi içinize işleyen ateist
S gibi sahipsiz ateist
T gibi topunu şaşırtan ateist
özgür düşünür değil
ateist
arada küçük bir fark var
[...]

Jacques Prévert Sözler (Paroles)’den- Havaya kalkmış piskopos asası

Çeviren: Ayşe Özkan

Tuhaf Dönüşümler

Uçuşan sadece yapraklar oldu, ıslanan sadece topraktı,ayakta kalan sadece ağaçlardı, ateş yandı beslendikçe.Göz alabildiğine uzanan yer yer ağaçlarla kaplanmışbir açıklık alandı orası, sadece tek bir bina vardı;geri kalanına ne oldu bilmiyordu, orada sadece oduruyordu, tek katıyla, ahşaptan, kapısına beşbasamakla çıkılan sadece tek bir ev.Pek düşünmeden oraya doğru ilerledi, sanırım bundansonrasının pek bir önemi yoktu, merdivene ulaştı,eşiğe ilerledi ve kapısından içeri baktı, içerisibinanın dış yapısına karşılık oldukça genişgörünüyordu; pek kalabalık değildi ve tenhada değildibunun yanında, ancak içerisinin inanılmaz genişliğidışında daha da ilginç şeyler vardı ya da oluyorduçünkü eğer birisi her hangi birşeye değidiğindedeğişiyordu, birisi masanın üzerinde duran sıradan,tahtadan, bir kupayı eline aldı o tahtadan kupa hiçbir kralın sahip olamayacağı daha doğrusu hayaledemeteceği güzellikte bir kristal kadehe dönüştü veinsanların oturdukları yerlerde pek öyle sandalyeyebenzer yerler değildi, aslında sandalyeydiler ancakbirisi kalkınca onun sandalye olduğunuanlaşılabiliyordu, kimisi bir kütük üstünde, kimisibir tabure ya da bir tahtta oturuyordu, insanlar dedimancak onlarda değişiyordu, kimi zaman bir hayvan, kimizaman bitki ya da daha önce görülmemiş türlü türlüşekillere giriyorlardı, ve galiba insanlar içeriyegirince istedikleri gibi oluyorlardı ya da o andadüşündükleri belkide kişiliklerine göre değişiyor vetemas halinde oldukları şeyleri değiştiriyorlardı.İçeri girdi belki merkından belkide eğlencelibulduğundan, bunu kendisi biliyordu sadece, içeridekiherkes arkadaş görünüyordu ki, herkes nerdeysebirbiriyle konuşuyordu, pekçok kişiyle pek çok kişideğişik konularda ve herkes birisine söylediğinindevamını, başka birçok kişiye laf yetiştirdikten sonradahi, getiribiliyordu.Boş bulduğu ve ortalıktan biraz uzak bulduğu birköşeye sinercesine, ya da korkarcasına belki kuşkuyla,oturdu. İçecek birşeyler istedi ancak getirdikleri şeyistediği değil sadece bir kupa dolusu suydu.Sinirlenir gibi oldu ancak daha önce farkettikleriaklına gelince bu sefer budalalığına kızdı ve kadehialdı.Bu arada içeri girip oturduğundan beri bütün gözlerinçifter çifter üstüne dikildiğinin farkında değildi,pek fazla zaman geçmeden tam kupayı kavradığı sıradabunu fark etti, ve sonra neden ona baktıklarınıkendiside anladı çünkü elinde tuttuğu kupa, bir alevinyalazları olmuştu, paniğe kapıldı ancak bu sadecebaşlangıçtı, daha sonra kendisini gördü, tümüyleyıkıcılığın alevleriyle kaplıydı, kendisinden dalgadalga yıkım yayılıyor temas ettiği her ne ise onudakendine benzetiyor ve yok oluşu yayıyordu, dehşetedüştü, kendisine ne olduğunu bilmiyordu. Oradan çıkmakiçin kapıya doğru koştu ancak bu hali ızdırap veriyorve nasıl attığını bilmediği, kendisinin dahiiliklerini donduran, yerin en dibinden, göğünerişilmez yüksekliğnden, genişliğin sınırsızlığındanbir çığlık.Böylece geçti kapından, merdivenlerden yuvarlandı,yere yüz üstü kapaklandı. Titiriyor, soğuk soğukterliyor ve nefesini bir türlü düzene sokamıyordu, birara ellerine bakmak aklına geldi ve düzelmiş olduğunugördü, sakinleşmeye başladı.Artık hiç bir şeyin önemi olmadığını mı söylemişti?nerede olduğunu bilmiyordu, nereden geldiğinibilmiyordu, kim olduğu hakkında bir fikri dahi yoktuve böyle bir haldeyken nasıl olduda artık hiç birşeyin önemi olmadığını söyleyebildi, birşey bilmiyorya da hatırlamıyorsa içeride neden dehşete kağıldığınıdüşündü, yoksa biliyor muydu ve hatırlamak mıistemiyordu; kafasında bu tür sorularla ayağa kalktı...
Ali Kartal

6.18.2006

Rastlantısal bir anı kaçırma denemesi..

Gözümü açtığımda yine paranoyak kentteyim. Artık tanıdık hale gelen görüntüsü içinde inanılmaz, anlam verilemeyen paradoksal dönüşümleriyle…
Az ilerdeki mermer aslan başlarıyla süslenmiş bu büyücek havuzlu parkı, daha önce de gördüğümü anımsıyorum. Sakin, ıssız bir parktı önceki, oysa şu anki görünümü çok farklı. Her biri dörder şeritli yolları kavuşturan bir kavşağın ortasındaydı. Deneyimlerimden şerbetliyim, paranoyak kentin keşmekeşine girmek önlenemez bir hatadır.
Uyanana dek geçecek süreyi parkta geçirmek için yola koyuldum. Kulağıma usulca çalınan bir gitarın ezgisi geliyordu, yere doğru süzülen bir kuş tüyü gibi. Parkın tek misafiri olan, sırtı dönük şarkı söyleyen kadının siyah, sonsuzluğa doğru uzanan saçları görebiliyordum. Bir de bankın kenarında bekleyen terliklerinin yanındaki küçük, çıplak ayakları…
Sesi kilise korosundaki küçük kızların tınısını anımsatıyordu, belki bir sopranoydu. Bir kaos gibi, bitmez tükenmez trafik akışının tam ortasında, gitar eşliğinde bir düşe benzeyen şarkısını söylüyordu.. Sesi havuzun şırıltısı ile birleşip parkı dış çevresinden soyutlanmış mistik bir bahçeye çeviriyordu,

Terliklerini giymelisin
Şafağa doğru yürümek için…

Sessizce yanındaki banka çöküp, hipnotize edilmiş gibi sesine, ezgisine teslim oldum. Yüzü de sesi gibi hazindi… Gizlenmiş bir hüznün delilleri... Gördüklerim ve ben, o derin iç uzayda kaybolmaya razıydık şimdiden…
Şarkısı bitince, sesini, yüzünü ve tüm parkı işgal eden tüm o hüznü dağıtıp ay gibi büyüyen bir gülümseyiş yerleşti yüzüne. Hayatımda hiç bu kadar içten olanını görmemiştim gülüşün. Olabildiğince gerçek bir gülümseyişle eşlik ettim ona.
Yanındaki irice mağaza çantasını karıştırmaya başladı, çıkarttığı viski şişesini açıp, bana uzattı. Konuşmadan, birer yudum aldık şişeden. Arada o güzel gülüşü ile bana bakarken, ben sonsuza uzanan saçlarının siyahında kaybolmuştum sanki, kendimi o karanlıktan alamıyordum. Söze girmek, teşekkür etmek gerekliydi ama nasıl başlayacağımı bilmiyordum. Anlar gibiydi, beni kurtarmak ister gibi sözü aldı…

-Adım Silvia Sadassa
-Ben de Perşembe, Refik ya da Rıfat bilmiyorum, tam olarak...
-Ben size Perşembe diyeceğim
-İsminizi telafuz etmek zor, bağışlayın beni ama size Rüzgarın Kızı desem...
-Tabii Perşembe, nasıl istersen…
-Şizofreni değil mi bu…Bu kent, her misafirliğimde bana tuhaf oyunlar oynar. Bir tür yenik düşüş belki de..
-Kırıklarımızla, yaralarımızla, hastalıklarımızla, düşlerimizle...Bütün olarak sevmeliyiz bedenimizi ve ruhumuzu. İnsan karmaşık bir tamlık aslında...
-Karma gibi, Rüzgarın Kızı...
-O kadar uzak değil Perşembe, Hayam ya da Hallac’a kadar kollarını açman yeter…

Sonra, ezberden bir Desnos şiiri okudu bana; okyanus ve deniz kabuklarının uğultusunu taşıyan . Sesi bir sel gibi alıp götürdü beni, rüzgarın bir parçası yaptı, paranoyak kentimde.
Şişe birkaç kez daha döndü, dilim döndüğünce eşlik edebildim bilge sohbetine. O konuştukça geçmişim ve onun gizlediği sayısız isimde Ben’lerle karşılaştım.Güzel bir romanda yazıldığı gibiydi. ‘ Bellek ya da gerçek kimliğimizin farkına varmak, fazlaca acı doluydu’. Rüzgarın kızı konuştukça görülmez bir el pansuman yapıyor, açık yaralarım kabuk bağlıyordu.
Birden ortalık tamamen sessizleşti, trafik onca keşmekeşi ile bizi başbaşa bırakıp gitmişti. Devasa, loş asfaltların hüznü, Silvia’nın sesine eşlik edip, paranoyak kenti bir melankolik kente çevirmişti ve sanki gelen veda saatiydi..

-Zamanı gelince, beni denize atacaksın. Şimdiden üzülme, bu olacak kader gibi sessizce. O kıza da selam söyle…

Görüntüsü kayboldu aniden, bir serap gibi… Park bir anda etrafımda dönmeye başladı, yerlerinden kopan aslan başları üzerime üzerime geliyordu. Gözlerim kamaştı değişimlerin karmaşasından, baş dönmesi…
Yatak odamdaki De Chirico tablosu, yeniden açtığımda bana gülümsüyordu sanki. Akşam açık unuttuğum radyoda Beth Gibbons’un “Tom The Model” türküsü bitmek üzereydi.
Az sonra söze giren spiker, Phil ve Jane için Silvia Sadassa söylüyor..’ diye söze girdi. Ardından, beni hüzne boğan artık tanıdık, bir gitar sesi…Phil ve Jane ‘i tanımıyor ama seviyordum şimdi….

Terliklerini giymelisin,
Şafağa doğru yürümek için…..


Perşembe

6.15.2006

DERT Mİ BİZE YÜREĞİM? (BAŞ DÖNMESİ)










Dert mi bize yüreğim, dalga dalga akan kan
Ve ateş, ve ölüler ve kudurmuş çığlıklar
Cehennem hıçkırıkları, düzeni yakıp yıkan
Dert mi bize örenler üstünde esen rüzgar

Dert mi öç- dert olmaz mı, bakıyoruz gülerek,
Sanayiciler, soylular, saylavlar, geberin!
Canları cehenneme; tarih, tüze ve erkin!
Kan gerek bizim için… Altın alev! Kan gerek!

Fır dönelim korkunç saldırıların içinde!
Savaş öç ve dehşet dört bir yana kol salsın!
Cumhuriyetçiler, krallar, ordular –yeter be-
Sömürgeler, halklar, çanınıza ot tıkasın!

Kardeşimiz; öfkeli alevli kasırgalar,
Kim uyarır sizleri kardeş bildiklerimiz?
Düşle beslenen dostlar aramıza geliniz,
Çalışmadık, çalışmayız, ey ateş dalgalar!

Avrupa, Asya, Amerika yerin dibine batın
Yürüyoruz öç dolu, yakıp yıkarak
Köyleri ve kentleri! Öleceğiz birlikte
Lav kusacak volkanlar! Denizler tutuşacak!

Of! Dostlar, of! Yüreğim: ‘biz kardeşiz’ diyor,
Uzak dostlar, siyahlar, durmayalım burada
Gidelim! Çabuk, eski toprak eriyor,
Beni yutup sizlere akıyor dalga dalga…
(neyse, geçti, benim yine, eski ben)

Arthur Rimbaud

GÖRÜLMEYEN DUBUFFET SERGİSİNE DAİR NOTLAR


Art Brut, Raw Art, Outsider Art, ya da dilimizde söylenegeldiği şekliyle Ham Sanat… İstanbul’a uğrayan Dubuffet sergisi vasıtası ile küçük takipçi kitlesi dışında, daha geniş kesimlerce de tartışma şansına kavuşuyor. Sanatla hayat arasındaki çizgiyi kaldırmak, yaşamı bir şiir haline getirmek tarihsel avant garde’ın amacı olmuştur. Bunun izlerini ‘modernlik, geçişsel olandır, kaçak olandır, rastlantısal olandır’ diye Baudelaire de görmek mümkündür. 19 yy da sanat kavramına karşı ilk şüpheler doğmaya başlarken, köktenci bir başkaldırı için ilk avant garde hareketleri beklemek gerekecekti…
Lautremont ya da Ducesse ‘şiir herkesçe yazılabilmelidir’ dediğinde, daha sonra art brut hareketini de etkileyecek bir sürrealist ilkeyi ortaya koyuyordu. Sanat ateşi seçkinlerin elinden alınmalı, profesyonel etiketleri olmayanlar da sanat üretebilmeliydi… ‘sanat budalalıktır’ diyen Vache ise yetenek kavramına inanmaz. Bu yüzden Vache hiç eser üretmemiştir. Breton önce mektuplaştığı, ardından dost olduğu Vache’nin anti-sanat tavrından etkilenmiş ve daha baştan elitist sanat anlayışına karşı çıkmıştır.
William Morris ütopist komünist pratiği yanında zamanda, neredeyse tüm sanatın bütün alanlarında üretmiş bir insandır. Modern dünyada ‘sanatçı’ kavramının yüceltilmesine karşı Morris zanaat’ı savundu. Kurduğu ‘arts anda crafts’ hareketi sanatla hayat arsındaki uçurumu kapatmaya, geniş kitlelerin estetik ürünler yapmasına yönelik bir çağrı idi. Morris’in ütopyasının 20.yüzyıl da Bauhaus okulunun temel felsefesini oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz.
Aynı dönemde Amerika da Duchamp ‘ready made’ kavramını ortaya atıyor, bazı eşyalara imza atıp sergilere yolluyordu. Duchamp izleyicileri için sanatın bağımlılık yapan bir ilaç halini aldığını düşünüyordu. Ready made ise, standart sanat anlayışının çok ötesinde ‘ tam bir uyuşukluk olgusuyla uygunluk içinde olan görsel bir kayıtsızlık tepkisi üstüne temellenmiştir’. 1915’te üzerine ‘kol kırılmasına karşı’ yazıp imzaladığı kürekten kimsenin pek haberi olmamışsa da, ‘çeşme’ adını taktığı ve R. Mutt imzası attığı pisuvarla modern sanat dünyasında yeni bir dönem başlıyordu.
Şu an 135 parçalık ordusu ile İstanbul ilini fethe gelmiş Picasso ve Braque 20 yüzyılın başlarında yapıtlarına Adjunnction (eklenti) nesneler ekleyen modernist hareketin ilk kolaj ürünlerini veriyorlardı. Almanya da ise Kurt Switters tamamen Merz adını verdiği kolaj-montaj türüne yoğunlaşmıştı. Kolaj sürrealist sanatın hala en geçerli silahlarından biri ve geniş kitleleri yetenek ya da formasyonla değil rastlantılara, birbirinden bağımsız parçaları yan yana getirerek üretmeye yönelik bir baştan çıkarma duyurusu olmaya devam etmektedir.

Dada, tüm yerleşik kurumlar gibi sanatı da yıkmaya çalışmıştır. ‘yeterince kübist ve futurist akademimiz var. Resmi düşüncelerin laboratuarları. Para kazanmak için mi yoksa kibar burjuvaları mutlu etmek için mi sanat yapıyoruz?. Tüm plastik sanatlar ve resim yararsızdır’..
Dada, hızlı ve öfkeli varoluşunu kısa sürdürmüş ve hareketin belirleyici isimleri sürrealist devrime güç vermiştir.

Sürrealist devrim ise başlangıçta elitist sanat tavrına savaş açıp, Lautreamont’un öğüdünü bayrak edinmiştir. Bu yüzden birinci manifesto çocukların ve deli- diye yaftalananların dünyasına saygı duruşu ile başlar. Breton manifestosunda Vache’nin dersine dönüp ‘bizde yetenek diye bir şey yok ‘demiştir… Artık sanatçı, sanatını konuşturan bir profesyonel değil, bilinçdışının, düşlerin, rastlantıların, olağanüstünün ‘alçak gönüllü kayıt makineleridir’
Böylece gerçeküstücü merkezin kapıları delilere, bilicilere, çocuklara, medyumlara, bedensel özrü bulunanlara, serüvenci amatörlere açık olmuştur. Yazında otomatik yöntem, fotografta solarizasyon,fotografi, resimde frotaj, fümaj, dekalkomani,oyunda cadavre exquis bu yaklaşımın en bilinen ürünleridir. Bu yöntemlerde yetenek bilinçli olarak dışlanır. Aragon bu durumu ‘sanatsal yetenek insanlığın onurunu lekeleyen bir aldatmaca olarak ortaya çıkıyor’ sözleriyle açıkça ortaya koyar..
Dubuffet başlangıçta ortak prensiplerde yan yana geldiği Breton ile varlık göstereli bir yıl olmamıştı ki, Dubuffet, kendisinden sonrakileri ham sanatı surrealizme eklemlemek istemekle itham etmişti, 1951 yılına dek süren ve topluluğun aktivitelerini kesintiye uğratan bir gerilime sebep olmuştu bu durum. 1951 de grubundakilere bu birlikteliğin pasif bir sempatiden öteye gidemeyen bir hayalet olduğunu söylemişti. Dubuffet insanlara dünyayı değil, zevklerini değiştirmelerini tavsiye ediyordu. Bunlara rağmen kendisini Breton un çekim alanından


Dubuffet, kendi yolunu Breton dan uzaklaştırması ardından Laing başını çektiği antipsikiyatri hareketine yakınlaştırdığı söylenebilir.. Ama unutulmamalıdır ki, bu ateşin kökleri çok daha eskidedir. Blake, Sade, Nerval, Lautreamont, Cravan, Vache, Artaud, Zürn… deliliğin dağlarında gezip, zihnini özgürleştirenler sayesinde modenist hareket devrimci özündeki yıkıcılığı büyütmüştür..

Milyarlık koleksiyonerlerin, açık arttırmaların, müzelerin, bienallerin, küratörlerin elinde meta haline getirmeye çalışıyorsa modernizm, tarihsel avant garde’ın mirasına daha güçlü sarılmalıyız. Magritte’in De Chirico yapıtı üzerine söylediği gibi, çünkü ‘onlar bizim ruhumuzu dünyanın gizine açarlar’. Bu yüzden modernist hareket çek defterlerine, çokuluslu şirket müzelerine hapsedilemez. Onun gücünü aldığı yer pratik hayatın havasının solunduğu sokaklardır. Greil Marcus, street art ile dada’nın, Adorno ile Sex Pistol’un kesişimlerini sunmuştu.. Banksy’nin İsrail güvenlik duvarına , omzuna bir roket atar ekleyerek yerleştirdiği Mona Lisa tarihsel avantgarde ile sokak sanatının birleşiminin vurucu bir örnegini teşkil eder.


Rafet Arslan

İHANETİN MOR SAÇLI KIZI

Küstüm sana mavi.
Kendimden geriye kalanları
emanet etmişken gözlerine,
duvarda lekelenmiş bir ayna gibi
asılı inancımı yıktın.
Kırmızıyla aldatarak beni,
boynumdaki ipi biraz daha sıktın.
'Kırmızıyla mavi bir gece mutlaka sevişir,
kalktığında her yer morla kesişir'diyen annemi haklı çıkardın.
Odamdan taşındım bu yüzden,
ihanetle karışmış renklerden uzaklaştım.
Ellerimden sızan kırmızıyı çalsaydın,
(Damarlarıma dokunmadan)belki affederdim seni.
Anlamadın hiçbir şeyi.
Kırmzının kucağında mor saçlı kızıgördüm,
Güldüm sana mavi.
Hem kırmızı hem alaycı.
ÇAĞLAR YERLİKAYA