DÜZENSİZ

Düzensiz Fanzin Blog.. iletişim >> dznsz@yahoo.com

7.24.2006

Leziz ceset..

Leziz Ceset
Saatler durdu
Meyve sepetinin içindeki insanlar, dalgalar, okunamayan dalgalar
Ve hiç hesapsızdı buzdan kalpler
Altın yumurtanın deseni
Mesele anlamak değildir hayaletleri
Uyku delirmemek için bahane
Çünkü,
Gümüş kaplumbağın nefesi
Yenmez
Taranmış nehrin buharı gibi

Gözde ., beren-10 yaş, raf

7.18.2006

düş metni..

sokak, insanlar var tek tük ve hiç biri kafasınıkaldırıp bana bakmıyor nedense. günün rengi bir tuhaf,herşey gri gibi, sarıya çalan bir gri, insanlarbinalar, yol, gökyüzü ve yolun ortasında duranayakkabı. ha!? evet ya! bu ayakkabı ondan düştü, o,kovaladığım kişi, onu hiç görmedim, neye benzediğinibilmiyorum, sadece kovaladığımı biliyorum. ayakkabı,ona bakmalı, eğilip alayım, ondan bir iz, en azındanayakkabı giyiyormuş. elime alıyorum, ancak ağır, böylebir ayakkabının olamayacağı kadar ağır. demek bundandolayı ağırmış.ayağıyla beraber bırakmış ayakkabısını ve hiç kan yok.başka bir gün, yo hayır, aynı gün, yoksa değil mi? benhala burda duruyorum, binalar yerinde duruyorlar, aynıbinalar ve sokak, gökyüzü? bu sarı renk neredengeliyor? sarı, heryer, herşey sarı, öyle sonbaharsarısı gibi değil, daha çok yazın kavurduğu çimenlergibi sarı. ama insanlar yok? neredeler? ayrıcaayakkabıda yok olmuş, sağ ayağıyla beraber. karşıdanparlak birşey yaklaşıyor, epeyde hızlı, ilginçbir şey, havada süzülüyor. şimdi daha iyiseçebiliyorum şu parlak şeyi, uçan parlak metalikrenkli bir iki mertelik yassı bir deniz kabuğu.nedense önümde durdu. alt tarafından birşeylerçıkıyor, uçaklardaki gibi bir merdivenmiş, insanlariniyorlar, bunun içine nasıl sığdılar acaba?geldiler, iki kişiler, yok üç de olabilirler, ancakbir kişi değiller. benim binmemi istiyorlar ve çoktaaceleciler, apar topar gidiyoruz merdivenin önüne ilkben vardım ve acaba bu kadarcık ufak bir merdivendennasıl çıkılacağını düşünmeme fırsat kalmadan merdiveneayağımı koydum ve bindim, içerisi dardı, nasılsığıyorlar ve acaba nasıl rahat ediyorlar bu daracıkyerde. dılarısı içeriden görülebiliyordu, hareketetmeye başladık, gerçekten hızlıymış.bir, iki, üç kez ışık parladı, beyaz bir dumangökyüzüne yükselmeye başladı, ışık zayıfladıkçabulutun siyahı beyazı keskin bir şekilde belli oluyor,bulut yükseliyor, bulutun üstü altına göre daha genişoldu, tıpkı bir mantara benzedi, tıpkı büyüyen birmantar gibi, sanırım dünyanın tümü gübre olsaydı bukadar büyük mantarlar yetişebilirdi.başka bir gün mü değil mi bilmiyorum artık, ya dabugünün, zamanın bir önemi mi var ki? burda duruyorum, bu şeyin içinde. bu şeye de olaylar dersem,bir takım olayların içerisindeyim ve böyle bir durumdazamanın bir önemi mi var ki? bir olaydayım, başlangıcıdün olsa, bugünüde yarını olsa onun, ya da beş yüzmilyon yıl sonrası olsa, fark edecek miydi ki? benhala olayların içindeyim, daha oradan oraya gitmemgerekiyor galiba.bir baraka var hemen önümde, dışarıya yapılan köytuvaletleri gibi, ufak, köhne bir şey. arkasında dagünün renginde olan sararmış yahut solmuş bir buğdaytarlası herşey gibi o da sapsarı uzanıyor önümde,onunda arkasında bir bina var ve ben oraya doğrugidiyorum. dikdörtgen bir bina bunu yapan adamdasanırım yaptığı bina gibi tuğladan ve çimentodanyapılmış olmalı ki ne bir balkonu var binanın ne deher hangi göze hoş gelecek birşeyi, iğrenç, okulbinası gibi soğuk. ben çoktan içeri girdim, hatta üstkatlardan birine bile çıktım, birini gördüm, konuştum.sanki beni gördüğüne mutlu olmuştu, sevinçli bir halivardı. böyle bir yerde nasıl sevinçli olabiliyorbilmiyorum. sonra beni gönderdi, sanırım yorgunolabileceğimi söyledi, bende bir odaya gittim oda dabina gibiydi, dikdörtgen. içi boş sayılırdı, biryatak, bir sandalye ve bir de televizyon vardı. bendeyattım.gözümü açtığımda bir yere doğru gidiyordum ve arkamdada erkekli kadınlı altı yedi kişilik bir grupgeliyordu. etraf yıkılmıştı, şu an yıkık bir körününkalıntılarının arasında ilerliyorum, aslında her yeryıkılmış, ayakta kalan tek şey bizlerdik ve yürüyordukama bilmiyorum nereye, sanırım oraya vardığımızdaöğreneceğiz. artık bugün mü yarın mı diye sormuyorum kendime, çünküalıştım buna, herşey göz kırpmak gibi oluyor. gözünükırpıyorsun, hop oradasın bir şeyleryapıyorsun. sonra bir daha kırpıyorsun hoop başka biryerdesin. şimdi de geldiğim yerde yeniden yapılmışbinalar var, tanıdık geliyorlar ancak bir o kadardayabancılar, sanki çok iyi bildiğin bir yeri, biri şakaolsun diye, orada olan şeylerin yerini değiştirmişgibi ve insanlar var, epeyce var, umursamazgörünüyorlar, ya da sadece kendi yaptıklarınıumursuyorlar da başka birşey onları ilgilendirmiyorgibiler. aslında, umursamaz değiller galiba,hallerinde bir telaş var, bir kaç kişi bir binayagiriyor, bir başkaları başka binalara, öbürleri çıkıpfarklı bir binaya gidiyorlar, ellerinde kağıtlar varve hep telaşlılar, bir durup soluk aldıklarınıhatırlamıyorum, hayatlarını böyle geçiriyorlar galiba.burası hiç değişmemiş, aynı kalmış. insalar otobüsteniniyorlar, bir araba sokağın köşesinde döndü şağıyainiyor, bir diğeri yukarıdan geliyor. insalar aynıgelip giden insalar gibiler öyle pek anlatılacakyanları yoklar, güleni, acele edeni, oyalananı felan okadar. ancak sadece birisi gökyüzüne bakıyor.yıldızlara bakıyor, şehir ışıklarından tek tükgörülebilen, eskiden gece adı gibi gece olduğuzamanlarda, bakıldığında güzel olan, şimdi ise hayatıboyunca ezilmiş bir insanın, ecel zamanındakigözlerinde olan o zayıf parıltı gibi parlayanyıldızlara bakıyordu. yıldızlardan biri yayından çıktımor bir ışıkla kaydı gitti, sonra başka biri mavirenke, bir diğeri farklı bir renkte ta ki hepsigökyüzünü renkler cümbüşüne boyayarak kaymayabaşlayarak...o arada diğer insanlarda gitmeye başlayan yıldızlarıfark ettiler ve bir telaş aldı hepsini, kaçmayabaşladılar. otobüsler, arabalar birden değiştiler vebirer uzay şeysine dönüştüler, hepsi bir biri ardınayeryüzünden ayrılıyordu, birileri benide yakaladı, birarabamsı şeye bindirdiler. bu arabanın içinde kiherkes korkmuştu, sızlanıyorlardı....göğü bomboş bırakıp terk edene kadar. ve artıkışıklar onları yok etmeden önce onlar gitmişlerdi.arabanın içinde tüm sızlanmaların arasında,bir daha onları göremeyeceğim diye sadece bir kişitasa etti. ve tüm o konuşma dedikleri laflargürültüsünde cılız bir artık hiç bir şeyinönemi yok...
Ali Kartal

Sandıklar kutsaldır


Günlerden her gün,hava sperm kokusu kadar yada yumurta kokusu kadar bunaltıcıydı.gölgede kalmayı tercih ettim.Mor giysilerimi giyinmiştim, o yüzden kimse bulaşamadı .Dışarıda bir sürü insancıklar karınca gibi dağılmış yürüyordu.Bende Yürümeye çalıştım.Binbir gece masallarından fırlamış gibi..Gözlüklerimin altından şöyle bir dünyaya baktım.Herkes uyuyordu.Yürümeye devam ettim.Vardığım yer türbe kadar rahatlattı beni.Bir sürü biriktirilmiş resmin içinde onbeş –onyedi dakika kadar kayboldum.Saate baktım bir ömür geçmiş..
Hemen eve gelip sandığı boşalttım.Yıkadım içinden kertenkele ile çiviler döküldü birde testere.Sandıklar kutsaldır.Tanımadığın bir insanda. Bazen hiç tanımadığın bir insan ilham verir yazdıklarına…Aynı anda benzer acıları çekersiniz,Başka platformlarda aynı esprilere gülersiniz.Hani durduk yerde anlamsız bir şekilde içinize bir sevinç doğar ya bazen, işte öyle bir şey tanımadıklarınızla paylaştıklarınız.…Sandığı kurumaya bıraktım gölge sekiz çeyrek olmuş.İçimde acemi bi sevinç alçıya balçığı sıvamaya başladım.Elime bulaşan çamurları temizlemeden bir sigara tüttürdüm.Kertenkeleyi düşündüm.Ceviz ağacına selam verdim. Mastürbasyon yapmadan orgazm olmak istiyorsan seramik yapmalısın.İçmek istedim;hava daha kararmamıştı.
Kumru geldi dala kondu.Bana bir şeyler anlattı-yada haber verdi-dinledim tam uçacakken bir dakika ! O nerde şuanda kimlerle ve de ne yapıyor! diye sordum. Baktı,cevap vermeden gitti , kanat seslerini duymadım.Kuş işte diyerek balkondan içeri girdim telefonum çalmaya başladı.Arayan oydu.Neşeli ses tonuyla neler yaptığını kısaca anlattı.İçimi bir sevinç aldı bir sevinç.Kendimi ömür boyu sigortalanmış hissettim.Elma şekeri yemiş bir çocuk kadar da sevinçle doldum.Aynı anda resim çizmek,seramik yapmak ve yazı yazmak istedim;hiçbirini yapamadan gökyüzüne takılı kaldı gözlerim.Yıldızlardan taç yaptım,Çayımın yanına koydum.Gerçi Hüznün sevincimin yerini alması uzun sürmedi.Mide bulantısı vesaire..Şimdi mi ? Daha iyiyim…Perhize girdim ruhumu forma sokuyorum.Bol bol ceviz ağacının sesini dinliyorum.Elimi çamura buluyorum.Yeni hayatlar yaratıyorum.Yaşlanmış baş parmağımla olmasını istediğim yada kurmacaların eskizlerini üç boyutlu hale getiriyorum.Biriktirdiğim yaşamların vicdan muhasebelerini tuvaller üzerine tutuyorum.
Ceviz ağacı,seramik,resim,Gökyüzü,kertenkele,mor,biraz kırmızı,Papatya birde Sandık…Yaşamak için güçlü sebepler…
17-Haziran-2005 - Damla Yeşiloğlu

7.12.2006

Sürrealizm her şeyden önce zihinsel bir durumdur...

Sürrealizm her şeyden önce zihinsel bir durumdur, formüller göstermez. En önemli nokta insanın kendisini o zihinsel duruma koymasıdır. Hayatta hiçbir sürrealist kendisini bu dünyaya ya da şimdiki zamana bağımlı görmez, aklın güdümüne inanmaz, onun için akıl mahmuz olamaz, akıl giyotin olamaz, akıl doktor ya da yargıç da değildir ve o akıldan muaftır. Asıl Sürrealist aklı yargılar. Duyguları kendi parçası değildir, kendi düşüncelerini tanımaz. Düşünceleri onu dünyayla uzlaştıran makul düşünceler değildir. Aklı ona mutsuzluk verir.
ANTONIN ARTAUD

Bora Akıncıtürk

failmeçhul

-işaret parmakları kırılan çocukların
gösterdikleri yoldan sessizce ilerliyorduk.
yollar patikalara
patikalar çıkmazsokaklara çıkıyordu-


ve her adım atışımızda sıkışıpkalıyorduk yerle gök
günle gün arasında.asılıkalıyorduk bir boşlukta.
asılıkalıyoruz.
yerçekiminden uzaklaşmak için yaptığımız her koşu
başka bir koşunun başlangıcı oluyordu.
neydi ki bizi koşturan.koşuşturan.bunca yollara düşüren.
bir yer mi.çekimi mi o yerin.
bir fiil mi. çekimi mi o fiilin.
kendisi mi yerçekiminin.
yerçekiminden kurtarmaya çalıştığımız fiiller mi.
fail miyiz fiillerin çektiği.failler miyiz fiilleri baştan çekilen.
bir fiil çekimi kadar mı yakınız yerçekimiyle.
bir fiilin çekimine izin verdiği kadar mı yerçekiminin.
soranlara.’bir fiili çekmekten geliyorum diyebilir miyiz yine de.
peki nasıl ’inandırabiliriz’şimdi kendimizi bütün fiillerden
elini eteğini çekenlere.
’içinden elini çektiğimiz bir eldiven gibi çekilenlere.’
nedir bizi bunca yeryüzüne çeken.
başka bir gezegende daha ‘gerçekçi’ çekilebilecek
bir fiilin provasını mı yapıyoruz bu günden.
yoksa tüm çektiklerimiz çekim hazırlıkları
olarak mı kalacak o fiilin.
bunun için mi hep çekidüzen veriyoruz kendimize.
bunun için mi çekinerekten çıkıyoruz sokaklara.
bunun için mi çekinerek bakıyoruz çekingen yüzlü
benzerlerimizin gözlerine.
bir benzerlik arayışı için miy di giyindiğimiz bunca çekingenlik.
sürdürmek için mi bu çekingenliği.
nedir bizi’ötekilere’ doğru çeken.
benzerlerin dünyasından ötekilerin ‘gerçek’liğine
nasıl başladı bu yolculuk.kim bilir ne kadar sürecek.
yoksa bütün fiillerin önceden çekilmiş olduğunun
kanıtı olan tarih mi çekiyor bizi.
hüznü mü o siyah sayfanın.
tarih:fiilleri çekilmiş failler mezarlığı.
meçhul faillerin bilimi.
bıçağı kemikten ayırmadan.
kanı pıhtılaşmadan.
cesetleri kokusu üzerindeyken
’resmetmeyi’ beceren.
faillerini meçhulleştirdikçe fiilleşen
ve dilden dile dolaşan kanlı masal.
şimdi biraz anlıyorsunuz değil mi
neden hep o doğal kırmızıdan karılmıştır harcı
resimli tarih ansiklopedisinin.
ciltler dolusudur kanın kokusu.kürsüler meydanlar dolusudur.
koklarız.koklarız.koklarız.ve her koklattıklarında bize ‘kendimize’ geldiğimizi sanarız.oysa hep başımız döner.
yıkılır.düşer.kalkar bakarız ki yine aynı tehlike!..
fiillerin meçhullerini aradığı yerdeyizdir.
tüm failler meçhul ve tüm fiiller failsiz çekilmektedir.

fail! fail! fail! dedi meçhul:aramaktan geliyorum.
‘ve bunu kendine üç kere söyledi’
size hiç rastlamadım !
size hiç rastlamadım !
size hiç rastlamadım !

ve ekledi:bazen karıştırıyorum hangimiz fail
hangimiz meçhul.
kim kimi arıyor ki
kim kimin buluşunda.

yine o finaldeki ses :
bir ömür failliğini aradı
o şimdi meçhul.

biri


Sebahattin Umutlu